Distopyalar günün birinde gerçeğe dönüşebilir mi?

    Bu internet sistesi çerezleri kullanmaktadır. Bu siteyi gezmeye devam ederek, çerezlerin kullanımı hususunu kabul ediyorsunuz. Daha fazla ayrıntı

    • Distopyalar günün birinde gerçeğe dönüşebilir mi?

      Selamlar! :D

      Edebiyat konusu açacağım demiştim, sözümü tutuyorum ve ortaya edebiyatla ilintili (tam edebi tartışma değil ama sitenin profiline uygun olur diye düşündüm) bi soru atıyorum. Vira bismillah.

      Şimdi arkadaşlar, çoğumuz distopik romanlar okumuşuzdur. Örnek verelim havada kalmasın, "Cesur Yeni Dünya", "1984", "Fahrenheit 451", "Biz" gibi... Liste uzar gider. Temelde distopya, anti-ütopyadır, yazarın çoğunlukla yazdığı dönemden ilham alarak oluşturduğu bu kurgular, bize alternatif bir gelecek, bir düzen eleştirisi sunar. Mesela "Cesur Yeni Dünya"da o dönem oldukça yaygın olan öjenik fikrini, "1984"de George Orwell'in siyasi bakış açısını görebiliriz. Ama benim sormak istediğim esas soru şu: distopik kurgular, günün birinde gerçek olabilir mi, olamaz mı, neden?

      Şahsi görüşüm, bi mevzu distopya halinde işlendiyse gerçek olamayacağı yönünde. Bu biraz Schönderin kedisi paradoksu gibi. Gözlem, sonucu değiştirir; hatta "distopyalar gerçekleşmemesi için yazılır" diyorum. Peki sizin görüşünüz nedir? Okuduğunuz distopyalar içinde, yazıldığı döneme ait, ya da bugün gerçek olan neler buluyorsunuz? Bunlar size ne düşündürüyor? Ve günün birinde yazılmış ya da okuduğunuz distopyalardan birine benzer bir dünyada bulacağınızı düşünüyor musunuz kendinizi?

      Let the debate begin!

      Mesaj düzenlendi 2 defa, son düzenleyen Lorem Ipsum ().

    • İçinde yaşadığımız dünyanın distopya olup olmadığını kim iddia edebilir ki tamamen kişinin topluma ve düzene nasıl baktığına(Pratik, Pozitif-Negatif) bağlı. Kimisi devlet kontrolünü olmazsa olmaz olarak görür kimisi distopik bir faşizm. Neyse şahsi düşüncem gelişmiş ve moderniteyi tatmış ülkelerin zaten Huxley'in distopyası içinde yaşadığıdır. Şahsi düşüncem gelişen teknolojiyle beraber artık devasa bir enformasyon fırtınasında anlamsızlık içinde debelendiğimiz ve umursamazca hazza yöneldiğimiz(genel olarak) şeklinde. Tabi içinde Orwell'in gözetim toplumunun olmazsa olmaz fonksiyonları da mevcut.
    • Güzel konu olmuş.

      Ben her şeyden önce, evrenin doğal yapısının distopik olduğunu düşünüyorum. Alışageldiğimiz, siyasi bir distopya olmayabilir fakat temelinden bozuk bir distopya. Koşullar ne olursa olsun, insanın varoluşunda değişmeyecek olan sabit bir şey. Sonuçta, insanlık ne yaparsa yapsın, ölümün yarattığı eşitsizliği, kötülüğü ve acıyı yok edemeyecek. Ölüm her zaman bilincin sonu olacak, sevdiklerimizi elimizden alacak ve bir gün bizi de yok edecek. Bunun yarattığı kötülüğü ve cinayeti hiçbir şeyin değiştirebileceğini zannetmiyorum. Olsa olsa, en fazla buna biraz daha uyum sağlamak için, kendimize dinler ve felsefeler uyduruyoruz. Hayatı bu maskeler ve rüyalar çekilir kılıyor. Ancak yolun sonunda bizi bekleyen o son cinayet var. Dolayısıyla, böyle bir varoluşta, "ideal" bir mutluluğun veya tatminin olabileceğini düşünmüyorum.

      İşin siyasi boyutuna gelirsek, milyonlarca insanın umursamaz bir şekilde katledildiği bir dünyada distopya olamayacağını söylemek bence abes kaçar. Dünya savaşlarında ölen on milyonlarca kişi için hayat bir distopya değil miydi? Şu an hala devam eden savaşlarda yıkılan, yok olan ülkelerde yaşayanlar, sürünenler için hayat bir distopya değil mi? Evini, ailesini, arkadaşlarını kaybetmiş ve her gün aç kalma, ölme korkusuyla yaşayan insanlara hayatın bir distopya olmadığını söyleyebilir miyiz? Bunun sadece bir istisna olduğunu mu söyleyelim? Bu da yalan olur çünkü içinde yaşadığımız sistem bu koşulları bilerek ve isteyerek yaratıyor.

      Biraz lojistikten bahsedelim. Dünyada şu an 820 milyon civarında, kronik olarak yetersiz beslenen insan var. Oysa 10 milyarı aşkın kişiye yetecek kadar besin üretiliyor. Dünyadaki ülkelerin tamamına yetecek kadar kaynak var fakat Afrika, Asya'nın büyük bir kısmı, Güney ve Orta Amerika gibi yerler bir kenara atılıyor. Örneğin, 1900'dan 1989'a, ABD'nin nüfusu 3 kat arttı ama kaynakların tüketimi 17 kat arttı. Bu aşırı tüketim sadece ABD'ye veya Avrupa'ya özgün de değil. Ortalama bir Türk insanı, ihtiyacı olanın %150'si civarında kalori tüketiyor. Bu ABD'nin ortalamasından bile fazla. Diğer pek çok ülkede de gerekenin üstünde bir tüketim var. Öyle garip bir sistemimiz var ki, nüfus hem aşırı tüketiyor hem de en alttaki kısmı açlıktan tükeniyor. İki ucu aynı anda yaşıyoruz.

      Ekonomiye devam edersek, dünyada 195 ülke var fakat sadece 37 tanesi gelişmiş ülke olarak değerlendiriliyor. İşin en ilginç yanlarından birisi ne peki? Türkiye kimi kategorizasyonlara göre bu gelişmiş ülkelere dahil ediliyor. Örneğin gelişmiş ülkelerin olduğu 37 OECD ülkesinden bir tanesi biziz. CIA World Fact Book da bizi bir gelişmiş ülke olarak değerlendiriyor. Ancak Dow Jones veya FTSE gibi kaynaklar bizi gelişmekte olan olarak niteliyor. Yani bizim bu kadar şikayet ettiğimiz, sorunlarına dikkat çektiğimiz ve hor gördüğümüz ülke, dünyanın çok büyük bir çoğunluğundan daha iyi durumda. Evet, şu haliyle bile. Bunu, çevremizdeki diğer ülkelere bakarak da görebilirsiniz. Gerek orta-doğudaki, gerekse Balkanlardaki ülkeleri şöyle bir inceleyin. Bu berbat ortam bile, dünyanın sunduğu en iyi şeylerden birisi. Böyle bir dünyaya distopya değil de ne demeli?

      Tarihe dönersek, daha bile kötü bir tabloyla karşılaşıyoruz. Şu an bulunduğumuz dönem (WW2'den beri olan zaman) geçmişe kıyasla çok daha stabil. Lakin bu hali bile öyle bir bok çukuru ki, yeterince bakan herhangi bir insanın kusası geliyor.

      Örneğin, dünya distopyaya dönüşebilir mi demeden önce, şiddet ve ölüm nedir bunu bir araştırmalı. Hayır, arkaya duygusal bir müzik konulmuş, teatral belgeselleri veya gazete kupürlerinde geçen steril haberleri kastetmiyorum. Acı çeken, çırpınan veya bir anda tak diye ölen bütün insanları ve hayvanları kastediyorum. Medeniyetimiz kendisini ölüm ve şiddet görmekten olabildiğince uzaklaştırmış durumda fakat bunlar hala gerçekleşiyor. Her zaman da gerçekleşecek. Önemli olan şey, insanların bunları öğrenecek cesaretleri olup olmadığı. Açlıktan dolayı cesetleri yiyen bir deri bir kemik kalmış insanları veya ölmüş çocuğunun cesedini yamyam pazarında satışa çıkarmak zorunda kalmış birisini görmek, bakış açısını oldukça değiştiriyor. Veyahut şu an yaşayanan bir savaşta ciğerinden vurulan ve kendi kanları içerisinde boğularak ölen birisinin çıkardığı sesleri duymak. Veyahut toplum tarafından iyi diye görülen insanların, öldürdükleri kişilerin kafalarını kesmesini izlemek. Bunları beğenmeyebilirsiniz, iğrenç bulabilirsiniz fakat bunların hepsi yaşanıyor. Hatta şiddetten bihaber insanlar bu olanların bir kısmını destekliyor bile. Dünya kocaman bir ölüm makinesi. İşin en komiği, biz birbirimize ve diğer türlere bu şiddeti uyguluyor olabiliriz ama biz olmasaydık da doğadaki acı ve ölüm Yerküre yok olana kadar devam edecekti. Uyguladığımız şiddet hem akıl almaz derecede cani ve büyük hem de inanılmaz derecede önemsiz ve küçük.

      Bu kadar acı ve ölümün bu kadar rahat gerçekleştiği bir dünya gerçekten ne olabilir? Distopya lafının burada çok bir önemi yok. Belki distopyadır, belki de değildir. Anlatılmak istenen şey görüldüğü sürece tanımların çok da önemi yok. Önemli olan şey, dünyamızın şeytani olduğu ve bunun hem doğadan hem de bizden kaynaklandığıdır. İnkar edilemez tek şey varsa budur.

      Ekleme: Edgelordluğumu alması için benim de bir Puck'a ihtiyacım var :D