Tanrı ve İblis

    • Tanrı ve İblis

      Tanıtım

      “Sana, ölen tanrıyı anlatmış mıydım?” dedi, yaşlı adam “Işığın bizi terk ettiği zamanı?”

      Umut kaybolmuşsa ve onlardan ayrı düştüysen, tutunacak neyin vardır? Amacın nedir, savaşmak dışında? Peki savaşmak ama neye karşı savaşmak? Neyi koruyarak ve neyi kaybederek? Nereye kadar yaşayarak?

      Savaş kaybedileli yıllar olmuştur. Bir çocuk vardır ve dedesiyle yol almaktadır. Karşısına iki ilginç kişi çıkacaktır, her şeyi değiştirecek ve sonun başlangıcı olacak.



      Bölüm Bir - Amenominakanushi

      “Bana onu anlatsana dede, hani bu ışıklı olanı,” dedi, yolun kenarındaki taş korkuluğun üstünde sekmekte olan çocuk.

      Bir zamanlar özenle yerleştirilmiş olan taşlar, yer yer sağa sola saçılmıştı. Bu yüzden, çocuk bir aşağı iniyor, bir yukarı çıkıyordu. Kollarını, dikkatle iki yana açmıştı ve aldığı yolun zor olduğu belli olsa da, yönünü değiştirecek gibi durmuyordu.

      Kollarını sıvamış, koyu esmer tene ve ak bir saça sahip olan dedesi, toprağın üstünde yavaşça ilerlemekteydi. Piposunu çıkardı ve içine tütünü yerleştirip, ağzına koydu. Çocuk bir şey demedi, zira adamın yavaş hareketlerine alışkındı.

      “Çok uzun zaman önce,” dedi adam, sanki kıvırcık saçlı bir ressamın kondurduğu beyaz bulutlara sahip, masmavi göğe bakarak “Ben bile daha doğmamışken, işler çok farklıymış.”

      “Nasıl farklıymış?!” diye atıldı çocuk, bir yandan bir boşluğa denk geldiği için, ileri sıçrayarak.

      “Aslında her şey gene bok gibiymiş,” dedi adam, çocuğun hikayeyi defalarca dinlemiş olduğunu bildiği için “Farklı bir bokmuş ama. Şu anki kapkara bir bok. O zamanlar lacivertmiş.”

      “Bok!” diye haykırarak, sırıttı çocuk “Bok! Bok!”

      “Bre deyyusun dölü,” diye azarladı onu adam ama o da sırıtıyordu “Sana bu boktan küfürleri kim öğretiyor anlamış değilim.”

      Ona cevap olarak, “BOK!” diye avazı çıktığı kadar bağırdı çocuk. Bunu derken, bu sefer ters şekilde, ileri sıçramıştı.

      “Evet, evet, bok...” diye güldü adam ve bıyıklarını sıvazladı, pipodan derin bir nefes aldı. Bu tütünü her zaman bulamıyordu artık. Aklına anılar üşüşürken, bir süre sessizleşti. Sonra, yavaşça, oldukça yavaşça devam etti.

      “... ben o zamanları görmedim ama benim rahmetlilerin dediğine göre, onların arasında yaşayabiliyorlarmış.”

      “Diğer insanların?” diye araya girdi, kara saçlı çocuk.

      “Hay ağzını yüzünü... evet, evet, diğer insanların. Annemler de, bir şeylerin ters gittiğinin farkındaymış ama olayın bu noktaya varacağını düşünememişler. Dediklerine göre, kimse bunu tahmin edemezmiş. Belki de aynı bokun farklı bir lacivertine dönüşeceğini düşünüyorlardı, bilmiyorum. Ancak bunu hiç tahmin etmemişler.”

      “Neyi?” diye fısıldadı çocuk, en sevdiği kısımlardan birisi yaklaşırken.

      Adam cevap vermedi. Gözlerini kısmış, ileri bakmaktaydı. Şakağında duran mekanik eksplanta dokundu ve bir takım sesler çıkaran cihaz, yana kaydı. Gözünün önüne gelmiş olan yapı, bir dürbüne benziyordu. Adam, yuvarlak lensi çevirerek onu bir ileri, bir geri oynatıp durdu.

      “Saklan,” dedi çocuğa, sert fakat çok ses çıkarmadan.

      “Ama-”

      “Saklan!” dedi, bu sefer daha da üstüne bastırarak “Çeneni de kapa!”

      Kendisi de onu izlemeyi düşünmüştü fakat devriyedeki adamlardan, en önde olanının ileriyi işaret ettiğini gördü. Onu tespit etmişlerdi. Amına koyduklarım, diye düşündü, kaderine sıçtığım. Şimdi olacak zaman mıydı?

      O bunu düşünürken, çocuk, yolun solundaki kuytu ormana doğru, eğilerek koşturmuştu. Bir çınarın arkasına geçti. Havanın oldukça güneşli olduğuna yemin edebilirdi. Oysa şimdi, üşümeye başlamıştı. Ağaçlar, içeri hiç bir güneş ışını sızmayacak şekilde, göğe yükselmekteydi. Dedesine baktı ve gelmediğini gördü. Tekrar yanına koşmayı ve onu ikna etmeyi düşünmüş olsa da, devriyenin yaklaştığını gördü.

      Her şeyden önce akıllı ol, Gök, diye düşündü. Dedesinin sözleriydi bunlar. On bir yaşındaki çocuğu eğitmek için, epey bir zaman ayırması gerekmişti. Zira çocuk söyleneni yapmamaya meyilliydi. Bunu yapabilecek tek kişi de oydu çünkü annesi ve babası yoktu, Gök'ün.

      Her şey iyi olacaktı, yaşlı adama güvenebilirdi. Daha önce, bir kaç defa daha böyle devriyelerle karşılaşmışlardı ve her seferinde, adam onları atlatmayı başarmıştı.

      İçi biraz ferahlayacak gibi oldu ama titrediğini fark etti. Bu garipti. O kadar korkmuş olamazdı. Soğuktan mıydı yoksa? Gökyüzüne baktığında, havanın kapandığını gördü.

      “Selamın aleyküm!” diye seslendi yaşlı adam, ona artık iyice yaklamış olan devriyeye.

      “Aleyküm selam, dayı,” dedi en öndeki adam. Düzgün, kara bir yüzü vardı ama alnı biraz göçüktü. Bir eliyle kıçını tuttuğu tüfeğini, omzuna dayamıştı. Arpacığı göğe bakıyordu “Burada ne arıyorsun? Böyle gezinmenin yasak olduğunu bilmiyor musun?”

      “Belgelerim var,” diyen adam, elini yeleğinin içine atmak için hareket ettirmişti. Ancak devriyenin tamamı, beş kişi, tam otomatik tüfeklerini ona doğrulttular.

      “Dayı,” dedi, liderlerine benzeyen, en öndeki adam “Belgelerin artık geçmediğini bilmiyor musun?”

      “Pardon,” dedi dostane bir tavırla, kır bıyıklı adam “Bir süredir şehirden uzaktaydım, duymamış olmalıyım. Görüyorsun ya, iyice yaşlandım artık.”

      Ellerini iki yana açmış, olabildiğince zararsız görünmeye çalışıyordu. Oysa, saçlarının kesim hizasında ve bıyığında soğuk terler birikmişti. Bu anası sikişmişler niye bu kadar dikkatliydi? Normalde savsak ve aptal olurlardı.

      “O kadar yaşlanmamışsın,” dedi adam, dipdiri adamın pazularını işaret ederek “Üstünü dökül!”

      “Tamam,” dedi, onun oyununa uyan adam ve yeleğini, yavaşça çıkarmaya koyuldu.

      “Siz ikiniz de gidin o veledi bulun,” diye emretti, onbaşı.

      Toprak, olduğu yerde donup kaldı. Gözlerini, emir veren poliskere çevirdi. Onbaşının yüzünü, kendinden memnun bir sırıtma kaplamıştı.

      “Ne o? Görmediğimi mi sandın? Bu imdevletin poliskeriyim lan ben!” diyerek, adamın yüzüne bir tokat patlattı “Değil mi, Kara Toprak?”

      Hiçbir ses çıkarmayan, altmış sekiz yaşındaki Toprak, ona bakmayı sürdürdü. Yanlış yapacağı tek bir hareket, onun ve Gök'ün sonu olurdu ama acı çektiğini gösterme tatminini, bu adama yaşatmayacaktı.

      “Seni tanıyoruz elbette, amına koduğumun eşkiyası,” dedi onbaşı “Öyle değil mi, arkadaşlar?”

      “He ya,” diye cevapladı bir tanesi “Başında büyük ödül var pezevengin. Büyük terfi alacaz.”

      Onbaşının gülümsemesi, daha da yüzüne yayıldı.

      “O kadar yıl boyunca imdevlete saldır, talan et, polisker öldür. Bunların yanına kalacağını mı sandın, ha!?” diyerek, tüfeğin dipçiğiyle, adamın karnına vurdu.

      Toprak, acıyla dizleri boşalırken, yere çöktü. Poliskeri durdurmamıştu bu, omzuna bir darbe daha indirdi. Çat diye bir ses geldi. Bir şeyler kırılmıştı. Yine de inlemedi, Toprak.

      “Dur be, adamı teslim etmeden öldüreceksin,” dedi, bir tanesi.

      “Bana cevap mı veriyon lan?” diyerek onu döndü bu sefer, onbaşı. Bir yanıt gelmeyince, tekrar adama döndü “Bu gavat, yaptıkları için burada ölmeyi hak ediyor.”

      ---

      Gök, kendisine doğru gelen poliskerleri görünce, ormanın içine doğru koşmuştu. İlerledikçe, soğuk daha da arttı. Koşarken bile üşüdüğünü hissedebiliyordu. Ağzından buhar çıkıyor ve gaz halindeki buz kristalleri etrafa yayılıyordu.

      Bütün gücüyle koşmasına rağmen, on bir yaşındaydı. Bacakları kısaydı. Saklanacak bir yer bulamazsa yakalanacaktı. Yirmi metre kadar arkasından hışırtılar geldi

      “Bulduk!” diye bir ses duyuldu “Onu-- hassiktir bu da ne?!”

      Çocuğun kulaklarını bir çığlık doldurdu. Birkaç el silah sesi onu takip etti ve bir çığlık daha geldi. Birkaç saniye sessizlikten sonra, yere düşen bedenlerin sesi duyuldu.

      Gök, donup kalmıştı. Bu da neydi? Ne saldırmıştı? Poliskerler ölmüş müydü? Bir hayvan mıydı bu? Titremesi arttı fakat artık, soğuktan değildi sadece. Arkasında bir hışırtı duyunca, dönüp bakmadan ve nereye gittiğini bilmeden koşmaya başladı. Önünü bile doğru düzgün görmüyordu artık. Sadece, buradan uzaklaşması gerektiğini biliyordu.

      ---

      “Nerede kaldı bu salaklar? Bir çocuğu bulamadılar,” diye söylendi, onbaşı.

      Yere çökmüş ve ellerini başının arkasında kenetlemiş olan Toprak'ın başına, silahını dayamış, bekliyordu. Rahatça, ağırlığını bir ayağından, diğerine verdi ve bir sigara yaktı.

      “Siz ikiniz,” dedi, arkasındakilere seslenerek “Gidin şunlara yardım edin.”

      Adamlardan biri itiraz edecek gibi olmuştu fakat onbaşının bakışını görünce, vazgeçti. Herifin inatçılığıyla uğraşamayacaktı.

      Adamlar, ormanın içinde kayboldu ve dakikalar geçti fakat ne bir ses duyuldu, ne de birisi ağaçların arasından çıktı. Onbaşı, dişlerini gıcırdattı, ikinci sigarasını yaktı ve önündeki tutsağına baktı. Onu öldürmeyi gerçekten istiyordu ve istese yapabilirdi de. İmdevletin bir memuru olarak, her türlü güce sahipti. Ancak içinden bir ses, canlı götürürse, daha iyi ödüllendirileceğini söylüyordu. Herhalde, diye düşündü, üstleri onu sorgulayabilir ve diğer hainlerin nerede olduğunu öğrenebilirdi. Bu yüzden, canlı götürürse, daha iyi ödül alırdı.

      “Söylesene, evlat,” dedi Toprak “Neden bu işi yapıyorsun?”

      “Kes sesini,” diyerek, dipçiğiyle, adamın kafasını sertçe dürttü.

      “Ne olacak? Şurada öldürecek zamanımız var ve zamanın aksine, beni öldürmeyeceğini ikimiz de biliyoruz,” dedi esmer adam “Böyle yaparsan, seni pek terfi ettirmezler.”

      “Çakal gibi kurnazsın,” dedi onbaşı “Ama beni o yılan dilinle kandıramazsın.”

      “Silaha sahip olan sensin, bunu nasıl yapacakmışım? Yetmiş yaşına dayandım ben, evlat. Sence senin gibi birisine ne zararım olabilir?” diye lafını sürdürdü Toprak “Yoruldum artık bu işlerden. İmdevlet eskisi gibi değil, artık akıllı poliskerleri var. Hele onbaşıları daha bir farklı.”

      “Peh!” diye geçiştirdi, silahlı adam “Senin övgüne kim kalmış?”

      Ancak, ona susmasını söylemiyordu artık. Toprak, biraz daha konuşmayı sürdürürse, onun dikkatini yeterince dağıtabilir miydi? Bunu başarırsa, gidip Gök'ü bulabilirdi. Silah sesi gelmemesi, iyiye işaretti. Ancak neden böyle olmuştu? Çocuğun bu kadar iyi saklanabileceğini düşünmüyordu. En azından, poliskerlerde bu teknoloji varken mümkün değildi.

      Bütün bu düşünceleri, ormanın içinden fırlayan birisi yüzünden yarıda kesilmek zorunda kaldı. Gök'tü bu. Yüzü kireç kesmiş çocuk, can havliyle koşturuyordu. Gözleri sonuna kadar açılmıştı. Sadece kendisi bakmamıştı o yöne, onbaşı da dönmüştü. Fırsat bu fırsat diyerek atıldı ve bir çırpıda dişeti ve dudağı arasına paralel bir şekilde sıkıştırdığı jileti çıkardı. Adamın şahdamarını hedef aldı fakat onbaşı onu görmüştü. Ona döndü ve tetiğe asıldı. Otomatik silahın ard arda gelen patlamaları gök ve toprakta yayıldı.

      Yaşlı adam, kafasında bir delikle yere yığıldı.

      Gök, koşmayı kesmişti. Dedesini ve onbaşıyı gördüğü an durmuştu. Olan biteni, bütün açıklığıyla izlemişti. Buna rağmen, idrak edemedi.

      Ne oluyordu? Böyle bir şey olmaması gerekiyordu.

      “Vay amına koyim!” diye bir küfür savurdu onbaşı “Tilkiye bak, az kalsın boynumu alıyordu.”

      Elindeki silahı, çocuğa çevirdi.

      “Bana doğru gel, küçük hergele!” diye emretti “Yoksa seni de bu adam gibi öldürürüm.”

      Bu gerçek olamazdı. Toprak belki de sadece yere düşmüştü. Birazdan kalkacak ve poliskeri yere indirecekti. Ama... kan yayılıyordu? Kızıl sıvı yere akıyordu. Bu iyi değildi.

      Gök'ün dizlerinin bağı çözüldü ve toprağa düştü. Dağ gibi adam ölmüş olamazdı.

      “Seni küçük piç!” diye bağıran onbaşı, uyarı için bir el ateş etti.

      Mermi, çocuğun yanından vınlamayla geçerek, bir çınara saplandı. İkisi de fark etmemişti fakat ağaçtan kan akmış, yere ulaşmadan donmuştu.

      Sıkılan mermi, yüzüne bir tokat gibi inmişti. Bunların hepsi gerçekti. Dedesi ölmüştü.

      Kafasını doğrulttu ve poliskere baktı. Kendisi de ölecekti veya daha kötüsü, onların eline düşecekti. Nedense, dedesine anlattırmayı sevdiği hikaye geldi aklına.

      “Sana, ölen tanrıyı anlatmış mıydım?” diyordu, yaşlı adam “Işığın bizi terk ettiği zamanı?”

      Onbaşının bağırdığını gördü ama onu duymadı. Kaşları hiddetle çatılmış adam, silahı bu sefer ona doğrulttu. İfadesinin karardığını ve parmağının hareketlendiğini gördü. Gelecekti mermi birazdan. Gözlerini kapadı.

      “İntikam istiyor musun, çocuk?” diye, kapkalın bir ses yankılandı.

      “Veya adalet?” diye, ikinci bir ses ona eşlik etti.

      Gök, gözlerini açtı. Etrafında ne orman, ne gök, ne toprak, ne de insanlar vardı. Kara bir boşluğun içinde süzülüyordu. Bunu bozan sadece iki şey vardı, iki beden. Bir tanesi zümrüdi yeşil alevlerdendi, diğerininkinden kara gölgeler süzülüyordu.

      “Ne istiyorsun?” ikisi tek bir ağızdan konuşmuştu “Ve ne vereceksin?”

      “S-siz...” diyen Gök, geri çekildi. Kalbi ağzında atıyordu, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Ormanın içinde hissettiği şey buydu.

      “Ne miyiz?” diye sordu, gölgelerden oluşan “Bir Tanrı...”

      “... ve İblis,” diye bitirdi sözü, diğeri.

      “Siz! Siz hikayedekilersiniz!” diye haykırdı, Gök “Dedem bana sizi anlatmıştı.”

      “Öyle mi?” diye sordu, kara olan. Sesi farklı bir diyardan geliyormuş gibiydi “Bak bu ilginç. Oldukça ilginç. Söylesene, ne anlattı?”

      “Kes şu tavrını. Burada bir sözleşme yapıyoruz ve bu...” diye onu çıkıştı, İblis.

      “Biliyorum, biliyorum. Kutsal, falan filan. Bunları bilmediğimi mi sanıyorsun, İblis? Yüz yıl oldu. Bir bırak artık!”

      “Bir velet gibi davranmayı bırakırsan, ben de keserim!” diye gürledi, zümrüdi alev.

      İki kozmik varlık birbiriyle tartışırken, çocuğu unutmuşlardı.

      “Eee...” dedi Gök. İçinde bulunduğu durumu anlamamıştı ama... “... ben öldüm mü?”

      “Ne? Ne alakası var? Gayet yaşıyorsun,” diye açıkladı, Tanrı.

      “Buraya bir anlaşma yapmak için geldik,” dedi, İblis “Sana istediğin gücü verebiliriz. Bunu hissettiğini biliyorum. İntikam istiyorsun...”

      Elinin bir hareketiyle, boşluktan bir ayna peydahlandı. Çocuk, ister istemez ona çekildiğini fark etti. İçindeki bir şey, aynaya bakmasını fısıldıyordu ona. İnsanın beyninin arkasında bir yerlerde bekleşen ama dayanılmaz bir çekiciliği olan fısıltılardan biriydi. Sanki, bütün ömrü boyunca bunu istemişti.

      Çocuk tam kendisine bakacağı sırada “Hayır!” diye bir ses duyuldu ve ayna, ortadan kayboldu. Konuşan, Tanrı'ydı “Bunu ona yapmayacaksın, izin vermeyeceğim.”

      İkisi tekrar tartışacaktı ki, çocuğun sesi duyuldu.

      “Kabul ediyorum,” dedi, Gök.

      “Daha anlaşmayı dinlemedin,” dedi, Tanrı “Bunun yükünü bilmiyorsun.”

      “Kabul ediyorum,” diye tekrarladı, Gök.

      Olmayan hava ağırlaştı. Bir yerlerde, yumurtaya benzer bir yıldız parladı.

      “Öyle olsun,” diye, tek bir ağızdan onaylama geldi “Sen, bizim elçimiz olacaksın.”

      Karanlık yok olurken, renkler bir girdap oluşturarak ortaya çıktı. Midesini bulandırmıştı bu durum ama karşısındaki manzarayı görünce önemi kalmadı. Tetiğin çekildiğini gördü ve içgüdüsel bir şekilde yana yuvarlandı. Mermi ıskalamıştı.

      “Ağacın arkasına!” diye bir ses duyuldu, zihninde. Tanrı'ydı bu.

      Ona uyarak, geriye sıçradı ve çınarın arkasına geçti. İyi ki de böyle yapmıştı çünkü tek bir el sıkılmamıştı. Mermiler, metrelerce çapındaki ağaca çarptı. Bir kısmı, çocuğun ayağının dibindeki çimenlere saplanmıştı. Sese uymasaydı, delik deşik olmuştu.

      “Tırman,” diye emretti, İblis.

      “Dal çok yukarıda.”

      “Tırman!”

      Çocuk, bunu yapabileceğini düşünmüyordu ama ona uydu. Zıpladı ve üç metre yukarıdaki dala tutunabildiğini fark etti. Ancak bunu geç anlamıştı. Yere düştü ve onbaşının yaklaşmakta olduğunu duydu.

      “Çık ortaya, hergele!” diyen sesi duyuldu, bir kaç metre öteden.

      Tekrar sıçradı ve dalı yakaladı. Bedenini onun üstüne çekti. Tekrar sıçradı ve bir kaç metre yukarıdaki bir dalın daha üstüne çıktı. Şimdi, onbaşıyı görebiliyordu. Yandaki ağacın altındaydı.

      “Bekle,” dedi, iki ses, aynı anda.

      Onlara güvenebileceğini sezmişti, çocuk. En azından şu anlık.

      Polisker, dikkatle ilerlemeye devam etti. Giysisinin bir parçası olan maskeyi yüzüne çekmişti. Maskenin ak bir güneş deseni vardı. Adamın neredeyse bütün yüzünü kaplıyordu. Gözlere denk gelen kısmında, iki adet yeşil lens vardı. Polisker, silahını, bir o yana, bir bu yana doğrulttu. Bütün sallapatiliği yok olmuştu.

      “Bekle.”

      Onbaşı, ilerledi, yavaş yavaş. Onun ağacının altına geldi.

      “Şimdi!”

      Gök, kendisini bıraktı ve adamın üstüne düştü. İkisi de, yere kapaklandı. Bir yandan, tetiğe asılan adam, etrafa mermiler saçmıştı. Çocuk, ne yapacağını bilemedi. Direktif de gelmedi. Ancak, ellerinde garip bir his fark etmişti.

      “Küçük piç!” diye bir küfür savurdu, onbaşı.

      Polisker, belindeki bıçağı çıkarmak için yeltendi. Gök, ne yapacağını anladı. Ellerini, adamın kafasının iki yanına yapıştırdı ve onlarda toplanan enerjiyi saldı. Adam bir çığlık kopardı. Kollarını sağa sola savurdu ve çocuğu üstünden atmaya çalıştı ama başarılı olamadı. Çığlık, zaman zayıfladı ve zayıfladı... bir süre sonra, tamamen yok oldu.

      Gök, geriye çekildi ve geriye, ellerinin üstüne düştü. Toprağa dokunduğu yerde, çimenler donarak ölmüştü. Nefes nefese kalmıştı ve başı dönüyordu. Önündeki manzaraya baktı. Gözleri faltaşı gibi açılmış onbaşının kafası, kristalleşerek tamamen donmuştu. Ağzı, çığlık atar bir pozisyonda kalmıştı.

      Adamın yüzüne çökmüş ifadeyi görünce midesi bulandı ve istifra etti. Bir ağaca yaslanarak ayağa kalktı. Dedesinin bedenine ilerlemek için bir adım attı fakat görüşü bulanarak, yere kapaklandı.

      Bilinci kapanırken, iki çift ayağın yaklaştığını gördü.

      “Sence bu, düşündüğümüz şey mi?” diye sordu, bir kadın.

      “Evet,” dedi, sesinden erkek olduğu anlaşılan birisi “Sonunda seni buldum, yüz yıl geç olsa da.”

      Blogda okumak için tıklayın.

      İyiler size yanlış kıyılar ve yanlış güvenler öğretmişlerdi. İyilerin yalanları içinde doğmuş ve büyütülmüştünüz.
      İyilerin her şeyinde yalan ve sahtekarlık var.
    • Yeni

      Bölüm İki - Benzaiten

      “İnsanlar neden ölümden korkar, Gök?” diye sordu, Toprak.

      Dipsiz bir çukur kadar kara olan gece göğünün altında, sağa sola sallandı çocuk. Bilmiyordu.

      “İçgüdüdür bu, içgüdü!” diye yanıtladı, adam, bahçedeki otları ayıklarken “Öldürürsün, yersin, ve ölürsün. Doğal olan budur. Bundan kaçış yok.”

      Doğruldu ve çıkardığı işe baktı. İki avuç yabani ot toplamıştı. Köklerinden söktüğü bitkiler, artık bir daha toprağa tutunamayacaktı. Altından toprağı çekilen bir bitkiye ne olduğunu da gayet iyi biliyordu. Onlara şöyle bir baktı ve kuvvetle esen rüzgara bıraktı.

      “Asıl önemli olan, yaşamaktan korkmaktır bu hayatta. Öleceksin, Gök. Hepimiz öleceğiz. Ancak, hepimiz yaşayamayacağız.”

      Gözlerini açtı çocuk. Önce karanlık vardı, aynı dedesiyle konuştuğu zaman olduğu gibi. Bunu takiben bir kaç küçük parıltı ortaya çıktı ve teker teker, yıldızlar belirdi. Sayıları gittikçe arttı ve arttı, göğü kaplayana kadar çoğaldılar. Buna rağmen, karanlık yine oradaydı. Hatta, yıldızlardan yine çok daha fazlaydı. Savaşıyorlar mıydı birbirleriyle, yoksa uyum içinde miydiler? Belki her ikisi de. Kesin olan tek şey, ışığın ve karanlığın konçertosunun bütün göğü kapladığıydı.

      “Bunu arzuluyorsun, değil mi?” diye sordu, Tanrı.

      Başını salladı çocuk.

      “Evet.”

      “Ona nasıl ulaşacaksın?” diye sorguladı Tanrı, rüzgarın dalgalar halinde hareketlendirdiği otların üstünde yürüyerek “Bu arzun için ne feda edeceksin? Sevdiklerini mi?” Bunu dedikten sonra duraklamıştı “Yoksa sevmediklerini mi? Belki, her ikisini de?”

      “Sevdiğim kimse yok,” diye yanıtladı, Gök “Artık kalmadı.”

      Rüzgar şiddetlendi ve ahenk içinde salınan çimen dalgaları, kaotik bir çırpınmaya bıraktılar yerlerini.

      “Hala sevebiliyorsun ama, değil mi?” diyen Tanrı, kendi kendine mırıldandı “Lanet rüzgar.”

      “O nerede?” diye sordu çocuk, uçsuz bucaksız tepelerden oluşan diyara göz gezdirirken. İleride bir orman vardı, gözlerden uzakta. Geride kayalık bir arazi, sol tarafta tepesi karlı, koyu mavi dağlar. Sağı seçemiyordu, bir şey görüşünü kapamıştı.

      “Bir çağrı gelecek sana,” dedi Kara Tanrı, onun dediğini umursamadan “Bunu nasıl değerlendireceğini iyi seç. Yoksa sen de...”

      Lafını bitirmedi. Bunun yerine, yarım ağızla gülümsemekle yetinmişti.

      Gözlerini tekrar açtı, çocuk ve onları ovuşturdu. Bu gördüğü bir rüya mıydı? Hayır, bunun için çok gerçekti. Doğruldu ve üstüne atılmış battaniyeye baktı. Onu kavramış olan ellerine bir şey damlıyordu. Neydi ki bu? Yukarı baktı ve mağarada, su damlatacak bir sarkıt olup olmadığını inceledi. Yoktu. Dedesinin ona öğrettiği şeylerden birisiydi bu. Mağara içindeki sarkıtlar, minerallerle dolu suların damlaması yüzünden oluşurdu.

      Doğru ya, dedesi... elini yüzüne götürdü. Suyun sebebini anlamıştı. Yaşları silmedi fakat tuzlu suyla ıslanmış elini yaladı. Ellerini kavuşturarak, göğsünün ortasında, birbirine kenetledi ve bir dua mırıldandı.

      “Uçsuz bucaksız orman,
      Alacasına karalar.
      Ortasında bir duman,
      Kalbinde ne yazar?

      Kar düştü dallara,
      Soğuk çöktü havaya.
      Ateşin gücü tükenir,
      Çemberinde dolanır.

      Sonu da kıştır, başı da,
      Arasındaki hayat.
      Kuyudadır her şey,
      Kapalı bir kutu.

      Ölecek fani olan,
      Bitecek bu dünya,
      Dumanın nefesiyle.
      Kaldı ki ne?”

      Duayı ederken, gözlerini kapamıştı. Onları açtığında, göğsü ışıyordu. Bir hışımla ayağa fırladı ve üstündeki tişörtü çıkarmaya yeltendi. Yakındaki su kabına çarparak devirdi. Yattığı yer ıslandı. Başını eğip baktı ve ışıltının kaynağını gördü. Bir mühürdü bu, kendini yiyen bir yılan ve onu çevreleyen bir ejder. Derisine damgalanmışlardı. Şimdiyse, yılan, ışıyordu. Sıradan bir ışık değildi bu, zira siyahtı.

      Parmaklarını mühre dokundurmak için, yoğun bir istek içini kapladı. Titreyen elini ona yaklaştırdı. Ne olacaktı acaba bunu yaparsa? İleri uzanmaya hazırlandıysa da, son anda elini çekti. İçinden bir his, ne ile karşılaşacağını bilmediğini söylüyordu. Tehlikeli de olabilirdi. Biraz tereddüten sonra, en sonunda, onu dinlememeye karar verdi ve işaret parmağının ucuyla, yaraya dokundu.

      Bir sızı vücuduna yayılırken, ona bir zevk dalgası eşlik etti. Bir şeyleri açmıştı, bunu hemen kavradı. Ancak daha fazla bir şey olmadı. Belki de, daha fazla zaman gerekiyordu.

      “Demek yaran şimdiden iyileşiyor,” diyen bir ses duyuldu.

      Çocuk, geriye sıçradı ve kalan bütün kap kacağı da devirdi. Fark etmemişti ama içgüdüsel olarak önüne kaldırdığı ellerinden, buz kristalleri yayılmaya başlamıştı.

      “Hey, hey, hey!” diyen adam, ellerini -boş olduklarını belirtmek için avuçlarını göstererek- iki yana açtı “Sana zarar verecek değilim. Sadece, ne olduğunu öğrenmek istiyorum.”

      Soluk alıp verişi hızlanmış olan Gök, bir an ona baktı. Adama güvenebilir miydi? Buna alışık değildi, yabancılara güvenmemesi gerekiyordu. Ancak, ona bir şey yapmak için çok fırsatı olsa da, bunları kullanmamıştı. Yavaşça ellerini indirdi ve onlardan yayılan soğuk dalgası kesildi.

      “İşte böyle,” diye tevşik etti, kumral saçlı, otuzlarında görünen adam “İşte böyle. Afferin. Gel hadi dışarı.”

      Gök, onu izledi. Güneşin yoğun ışınları bir an içini gözünü kamaştırmıştı. Bu geçince, bir dağın tepesinde olduklarını gördü. Yanından mavi bir kelebek geçti ve meşelerin arasında kayboldu.

      “Ne kadar uyudum?” diye sordu, ağzını ilk kez açarak.

      “Bir hafta oluyor,” diyen adam, onu, dar bir patikaya yönlendirdi “Deniz seviyesinden beş bin metre yukarıdayız şu an. İlk kez mi dağ görüyorsun?”

      Bu kadar yüksekte, meşelerin ne işi vardı?

      “Belki.”

      “Afferin, biraz omurgan olsun,” diyen adam, sırıtarak ekledi “Önündeki yolda, buna ihtiyacın olacak. Ne de olsa, senin gibileri beladan uzak duramaz.”

      “Ne demek istiyorsun?” diye, duru bir sesle soran çocuk, bir kökün üstünden atladı.

      “Çok yakında anlayacaksın. Şimdi, sessiz ol ve dediklerimi harfi harfine yap.”

      Birkaç dakika sonra, önlerinde bir şelale ve dibindeki küçük gölet belirdi. Adam ileriyi işaret etti ve gölün üstünde, bağdaş kurmuş halde oturan kızı gördüler.

      Kumral adam bir şeyler dedi. Turuncumsu saçlı kadını korkutmak için oluşturduğu bir planı açıklıyordu. Ancak çocuk, onu duymamıştı. Etraf rengini kaybetti ve sesler, uzaklardan gelen yankılara dönüştü. Hava bile incelmişti. Durgunluğun içinde, bir ses yankılandı, ipek bir kumaşta kayan makas gibi.

      “İzlemekten başka ne çare vardır kalbini,
      Karanlığın içine çekilirken?
      Ve bir rüzgar estiğinde onu hissetmek.
      İki deniz arasındaki bu mudur sadece?
      Kalk, ateşi söndüren, ve havayı kokla,
      Toprak çekildi ayağının altından.
      Uçacak mısın, yoksa düşecek mi?”

      Burnuna yeni kesilmiş çimen ve yolunmuş ot kokusu çalındı.

      “Bana gel, Toprak'ın Gök'ü.”

      Çocuk hareketlendi ve bunu fark etmemiş olan adamın yanından ayrıldı. Sesin ve kokunun geldiği yöne doğru, süzülen bir gölge gibi ilerledi. Daha önce bu kadar hafif hareket ettiğini hiç hatırlamıyordu ama bir şekilde, bunu çok doğal bulmuştu. Renkler ve ağaçlar, etrafından, girdaplar gibi dönerek geçti. Yoksa, o mu, onların arasından geçmişti? Ayırt edemedi.

      “Benimle gel.”

      Bir gök gürültüsü duyuldu ve yüzüne bir yağmur damlası düştü. Oysa havada bulut bile olmaması gerekiyordu.

      “Evet, kendini akışa bırak.”

      Bir şeyler yanlıştı. Yüzünü dövmeye başlamış olan yağmur muydu, yoksa başka bir şey mi, bilmiyordu ama bu işten hoşlanmamaya başlamıştı. Yine de... çok çekiciydi. Ayaklarını durduramıyordu. Bedeninin kontrolunu kaybettiğinden değil. Sadece, sesin yanına gitmek istiyordu.

      Onu gördü. Ölü bir dere yatağının ortasında oturan kadının, simsiyah ve metrelerce uzanan saçları, toprağa salınmıştı. Beyaz kaftanı da, aynı şekilde boldu. Her bir küçük hareketinde, kaftan ve saçları oynaşıyordu. Katmanlar birbirinin üstünden, pürüzsüce kayıp gidiyordu. Çocuk yaklaşırken, saçlar hareketlendi ve yatağı doldurdu. Merkezi kadın olacak şekilde, iki yöne akmaya başladılar. Çekik gözlerini kısmış, açık tenli kadının yüzüne, bir gülümseme yerleşmişti. Geniş ağzındaki ipince dudaklar açılmadan, konuştu.

      “Ah, ilahi tohum. Kavuşuyoruz nihayet. Bitsin artık bu çile ve birleşelim.”

      Dudaklar açıldı ve ustura gibi dişler belirdi.

      “Neden korkuyorsun, Ulu Kişi'nin ve ötesinin hasmı? Bir olmaya and içmemiş miydik?”

      Gök, yerinden oynamadı. Gülümseme kayboldu ve zar zor görülen gözlerden, yaşlar akmaya başladı. Saçların arasından süzülerek, nehri doldurdular.

      “Anlıyorum, bana reddin meyvesi sunuluyor.”

      Gök, nedendir bilinmez, bu sözlerin üstüne kadına yaklaştı. Titriyordu fakat farklı bir şey daha vardı. Güçlerini kullanmadı. Bunun yerine, gözyaşlarını gizlemeye çalışan ama başaramayan yaratığa sarıldı.

      “Çok acımasızsın.”

      Göz yaşları çoğalmıştı. Çocuğun etrafından akıp giderek, yatakla buluşuyorlardı. Üç metre boyundaki canlı, onun başını okşadı. Boğazını tek bir hareketle parçalayabilecek kadar kesin tırnaklar, saçlarının arasında geziniyordu. Tam sekiz kere tekrarlanandı hareket ama tek bir çizik bile bırakmamışlardı.

      “Bu yüzden seviliyorsun, Nehirlerin Hanımı tarafından.”

      Eller, çocuğu, nazikçe başından tuttu ve dudaklarına küçük bir öpücük kondurdu. Gözyaşları hala durmamış olan Nehirlerin Hanımı, ona baktı. Gülümsemeye çalıştı ama yarım bir şekilde yapabildi sadece.

      “Şarkıların sonunda, dünyanın öldürülüşünde buluşacağız ve o zaman ebediyet, kendisini gerçekleştirecek. Görüşmek üzere, Gök...”

      Saatler sonra, adam onu buldu. Gür bir şekilde akan bir nehrin içinde uyuyordu. Sular, etrafından dolanıyor ve ona zarar vermeden, akıp gidiyorlardı.

      “Nesin sen?” diye sordu, kendi kendine, Engar.

      “Bir araç,” diye bir ses geldi ve gölgelerin arasından bir adam belirdi.

      “Charmius,” diye, onu karşıladı, kumral Engar.

      “Ne olduğunu soruyorsun onun, oysa biliyorsun. Sadece bir araç,” diye tekrarladı adam. Bir sigara yaktı ve derin derin çektikten sonra devam etti “Aynı şeyin tekrarlanmasına izin vermeyeceğim. Hadi! Karargaha götürelim onu.”

      Çocuğu suyun içinden çıkarıp, omzuna atmıştı ki, Engar onun üstüne atıldı.

      “Sen ne-” diye haşlayacaktı ki, biraz önce durduğu yerin tüttüğünü gördü.

      “Ahh... her zamanki gibi çok çeviksin, tatlım” diyen bir kadının sesi yankılandı, ırmağın diğer tarafından.

      “Sen!” diyen Engar, elinin bir hareketiyle, boş avcunun içinde, enerjiden yapılmış pembe bir mızrak oluşturuverdi.

      “Elbette ben!” diye bir ses geldi, bu sefer elli metre sağdan. Bu kadar hızlı hareket edebiliyor muydu “Sevgili Engar, seni hatırlamadığımı sanmadın herhalde. Tadını nasıl unutabilirim? Kanını ve etini o kadar istiyorum ki!” dedikten sonra iç çekti ve yanındakilere, soğuk bir tonda emretti “Diğerini öldürün...”

      Sesi tekrar hayat dolu bir hal alarak ekledi.

      ”... küçük panteri ise bana bırakın.”

      “Siktir!” diye bir küfür savurdu, Charmius.

      “Evet,” diyen Engar, maskesini çekti ve tüm yüzünü kapadı “Etrafımız sarıldı.”

      Blogda okumak için tıklayın.

      İyiler size yanlış kıyılar ve yanlış güvenler öğretmişlerdi. İyilerin yalanları içinde doğmuş ve büyütülmüştünüz.
      İyilerin her şeyinde yalan ve sahtekarlık var.